Sermaye ve Din Ortaklığının Kitle Kontrol Silahı: Korku

“Din temel olarak korkuya dayanır. Bilinmeyene karşı duyulan korku, yenilgi korkusu, ölüm korkusu... Korku her acımasızlığın anasıdır ve o yüzden acımasızlık ve dinin el ele gitmesine şaşılmamalı.

“Peki 10.000 yıldır hiçbir somut getiri sağlamadan, yalnızca vaat ederek nasıl ayakta kalabildiler ? İşte konumuz aslında burada başlıyor. Güncel ve taze korkular ile! “

Sermaye ve Din Ortaklığının Kitle Kontrol Silahı: Korku
Facebook'ta Beğen:

“Din.. temel olarak korkuya dayanır… bilinmeye karşı duyulan korku, yenilgi korkusu, ölüm korkusu... Korku her acımasızlığın anasıdır ve o yüzden acımasızlık ve dinin el ele gitmesine şaşılmamalı. Benim din hakkındaki görüşüm Lucretius’la aynı. Onu korkudan doğan bir hastalık ve insan ırkına büyük bir mutsuzluk kaynağı olarak görüyorum.”
Bertrand Russell

Yaşadığımız evrende, ilk modern insan diye tabir edilen, yani günümüz insan özelliklerini ve davranışlarını sergileyen Homo cinsinin takriben 50 bin yıl önce ortaya çıktığı bulgusunda hem fikirdir bilim insanları. Avcı toplayıcı bu insanlar, günlük yaşam ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bir yandan karınlarını doyuracak şekilde, bitki ve canlı avlarken, diğer yandan yaşam alanlarını anlamlandırma eğilimleri gösteriyorlardı. Henüz bilişsel devrim ve tarım devrimi gerçekleşmemiş, bu avcı toplayıcı insanların küçük gruplar halinde avlandığı ve yaşamını sürdürdüğü görülür. Yaşadıkları doğa hakkında günden güne bilgi kodlarken, günlük yaşamları karşısında karşılaşabilecekleri en lüks tehlike, ne bir trafik kazası, ne de bir serseri mayındır. Yaşamlarını idame ettirmeye çabalarken, içinde bulundukları tek endişeleri, kendilerine zarar verebilecek daha güçlü (aslan, kaplan, ayı ve yırtıcılar gibi) canlılardan kaçınmak ve onlara yemek olmamaktır. Kendilerine tehdit oluşturan bu güçlü canlıları saymaz isek gündelik yaşamlarında stresten uzak, herhangi bir duygusallığa ve manevi kanaatlere ihtiyaç duymadan, yaşamlarını tekdüze bir gelişim ile sürdürüyorlardı. Bundan yaklaşık 10 bin ila 7 bin yıl öncesinde Tarım Devrimi (Neolitik dönem) gerçekleşti ve dünyanın yaklaşık 6 bölgesinde birbirinden bağımsız insanlar, yerleşik düzen ve hayata adımlarını atmış bulundular. Tarım devrimi öncesinde sürekli hareket halinde, yeni yiyecekler, yeni türler ve tatlar keşfetmekte mahir olan insanlık, en sarih tabiri ile ekip biçtikleri tarlanın, bahçenin başında beklemek zorunda oldukları için, kalıcılaşmaya, ürün yetiştirmeye başlamıştır. Bu ana kadar arkeolojik kalıntılarda, ”kesin yargıya varılabilecek” hiçbir kutsal kültür izi bulunamamak ile birlikte, tarım öncesi devirde sürekli hareket halinde olan insanların yaptıkları düşünülen en bariz davranış, kendileri ile birlikte hareket edemeyen ve işlerini zorlaştıran yaşlı ve sorunlu çocukları öldürmeleri veya terk etmeleridir. Bu davranışı çok az sayıdaki yorumcu, doğaya kurban verme gibi tanımlamalarda bulunsalar da, buna karşılık gelebilecek bir anlatım ortaya koyamamışlardır. Buraya kadarıyla gördüğümüz gibi insan, ailesinden birisini terk etmek veya öldürmek davranışını dahi bir soyut kavram üzerinde temellendirmiyor, mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi üzerine oturtuyordu. Yine buna anti-tez olarak da bazı arkeolojik kazılarda binlerce yıl öncesine ait işlenmiş mamut dişleri ile süslenmiş mezarlar bulunsa da, bilim insanları bu mezarları yorumlamakta farklı farklı sonuçlara varıyorlar.Netice itibari ile bu ana kadar insanlar yaşamlarını idame ettirebilme ve gelişim kabiliyeti gösteriyor. Evrende bütün türlerin kendi türleri ile bir “lisan” “diyalog” “iletişim” ilişkisi içerisinde olduğu biliniyor ancak buna ek olarak insan türünün hikaye üretme becerisi, diğer canlılardan farklı olarak gelişiyor.

“Bilim adamları şempanzeler arasında yaptıkları araştırmalarda, kendi aralarında uyarı olarak kullandıkları iki cümleyi keşfetmeyi başarıyorlar. “Aslan geliyor”, “kartal geliyor”. Bu iki sesi analiz edip, kaydettikten sonra, ağaçlı bir alan içerisinde ki şempanzelere ilk olarak daha önce kaydetmiş oldukları “Aslan geliyor” şempanze uyarı çığlıklarını dinletiyorlar. Bu sesleri duyar duymaz bütün şempanzeler ağaçlara tırmanıyor. İkinci olarak “kartal geliyor” sesini dinletiyorlar ve bütün şempanzeler kafasını yukarı kaldırıp tedbirli davranmaya başlıyorlar.”

Insan türünün hikayeleştirme özelliği burada devreye giriyor. İnsan, gelen aslanın ne kadar hızlı geldiğini, ne taraftan geldiğini, nasıl bir türe sahip olduğu gibi konularda fikir yürütebiliyor ve uyarılarını genişletiyor. Bu hiza ile “kutsal ruh bizi korusun” cümlesini kurmaya kadar gidiyor. Burada gelinmek istenen nokta, tıpkı doğadaki diğer canlılar gibi yaşamsal ihtiyaçlarını gideren insanlık ne zaman bir inanca ihtiyaç duydu? Hangi amaç, yemyeşil tarlalarda ekin ekip, çalışan ve ihtiyaçlarının tamamını karşılayan bu insanlarda, inanma ihtiyacına sebep oldu? Korku!

Avcı toplayıcılar, kendilerinden iri ve kendilerinden vahşi olan canlılardan korkuyorlardı ve bunun örneği aslandı. Ancak bu korku ile yemek aramaya çıkmazlık etmiyorlardı veya bu korku onlara günlük yaşamlarını her zamankinden daha farklı yaşamaya itmiyordu. Bu korku ile yine somut mücadele örnekleri ile başa çıkıyorlardı. Aslan dışkısından olabileceği muhtemel yerlerden uzak durmak gibi, veya zamanla yaptıkları av aletleri ile aslanlar ile savaşmak gibi zoraki yolları deniyorlardı. Ancak ortada duran gerçek, korkuları onlara var oldukları yaşamdan taviz vermelerini salık vermiyordu bizler gibi.

Netice olarak insanlar arasında inanç, kutsallık ve soyut değerler baş gösterdi. Bu bilinç dışı yönelimler ile birlikte, tarım toplumlarında, günümüze kadar önü alınamayacak bir ruhban sınıfı oluştu. Tarlasından kendisine yetecek miktarda veya takas (barter) edecek miktarda yiyecek kaldırması yeterli olan bir işçi, kutsal reis için bir miktar, kutsal ruha kurban edilecek ürün için bir miktar daha çalışmak zorunda kalmaya başladı. Peşi sıra toplumlar arasında “mit”ler türemeye başladı. Eskiden hasta olan bir kimse düzelmez ise en fazla öldürülür, terkedilirdi. Ancak artık bir başkasının ölümünden ruhani olarak, “kutsal yol gösterici reisin belirleyebileceği bir nedenden ötürü” olduğu düşüncesi hakim olmaya başladı. Ve inançların tarihi boyunca, kendilerini besleyen, ruhban sınıfını zengin kılan ve bu inançlara tabi olan insanları köleleştiren bir mekanizmaya, mekanizmalara ve robota dönüştü.

Bugün bir inanca göre bir hayvanı yemek haram iken diğer bir inanca göre bunda bir kusur yok. Oysa insanlık, 10 bin yıl önce bu ayrımı şu şekilde yapardı. Kendisinden önce bu hayvanı yiyen bir kimse olumsuz bir durum ile karşılaşmış mı? Hayır. O halde yenebilir. Aynı şey bitkiler için geçerli. Aynı şey su kaynakları için geçerliydi. Yaşam alanlarında bir tanrıları olmayan insanlık, hayatlarını daha kusursuz, daha stressiz ve huzurlu yaşayabiliyordu.

Binlerce yıldır birbirinin kopyası, birbirinden çalıntı inanç sistemlerinin insanlığa kazandırabildiği hiçbir şey yoktu. Bundan bin yıl önce de insanlar yaşam alanlarını korumak yada gıda için değil, çoğunluk ile inançlarından dolayı birbirlerini öldürüyorlardı. Bundan 5 bin yıl önce de bu böyleydi. Sözün özü, içinde bulunduğumuz yıl 2015 ve ilk inanç sistemlerinin kurulmasından bu yana yaklaşık 10 bin yıl geçtiğini varsayar isek, 10 bin yıldır inançlar toplumlara kölelik, sefalet ve savaştan başka hiçbir getiri sağlamamışlardır. Peki sorumuz şu o zaman: 10 bin yıldır hiçbir somut getiri sağlamadan, yalnızca vaat ederek nasıl ayakta kalabildiler? İşte konumuz aslında burada başlıyor. Güncel ve taze korkular ile!

Güncel ve taze çünkü, korkularını yenmeye başlayan insanların inançları zayıflıyor ve inançsızlar çağlar tarihi boyunca sermaye ve din sınıfı egemen kardeşliğine köleliği reddediyor, tahtlarını sallıyorlardı. O nedenledir ki, gözle görülemeyecek zaman dilimlerinde inançların dayatılmasındaki korku etkenleri de değişiklik göstermiştir. Örneğin bundan 5 bin yıl önce bir insanın size inanmasını sağlamak için, ona daha somut bir sebep sunmak zorundaydınız. Hasta olan bir oğlunu, ekin vermeyen tarlasını veya ölen eşinin müsebbibi olarak, ona belirlediğiniz başka bir davranışı gösterip, “bak bunları yapmadığın için kutsal ruh kızdı ve bunlar başına geldi” gibi, sebep sonuç ilişkisi içeren açıklama yapmak zorundaydınız. Eğer o dönemin şartlarında, o insana bir cennet/cehennem varlığından söz etseydiniz, sizi meczup kabul edip, ciddiye almayacaktı. Günümüzde ise sermaye ve din kardeşliği o denli kök saldı ki, artık insanlara mantıklı sebepler sunmanıza dahi gerek kalmadı sizlere inanmaları için. Öyle ki sorgulamaya, soru sormaya başladıkları anda dahi onlara “bunları sorman seni dinden çıkarır” diyebiliyorsunuz ve o insanlar size inanmaya ve sizin yönlendirdiğiniz biçimde yaşamaya devam ediyorlar. Ve bu inanç sistemi, geliştikçe soyutlaştı, soyutlaştıkça güçlendi, güçlendikçe korkuttu, korkuttukça bağlılıklar daha radikal hale gelmekte hiçbir zorluk çekmedi. An itibari ile yer yüzünde herhangi bir dine inandığını söyleyip, ona canı ile bağlılık duyan insanların, 100 binde 1'i dahi inandıkları şeyin tam olarak ne olduğu konusunda fikir sahibi değiller ve bunu öğrenme gereği duymadan, kendilerine dayatılan kitapları okumak anlamak gereği duymadan inanmak onları mutlu ediyor ve gerçekten de vaat edildiği gibi, yaşamın bir sonraki evresinde cezalandırılacaklarını veya ödüllendirileceklerini düşünüyorlar. Bu durumun normal bir insan mantığına aykırı kısmı ise, yukarıda verdiğim gerçeğe yakın tahmini, rakamsal olarak bildikleri halde, insanlara bu inançları dayatanlar. Onların bu durumunun sürdürülebilirliğinden rahatsızlık duymuyor. Düzenin aynen bu şekilde yürümesinden hoşnut görünüyorlar.

“Ücretli ders veren bir öğretmen size bir kitap temin ediyor. Bu kitabı okuduğunuz, söylediklerini harfiyen yerine getirdiğiniz takdirde başarıya ulaşacaksınız buyuruyor. Ancak öğrenci, kitabı okumuyor ve buna rağmen öğretmene hizmeti karşılığında verdiği ücreti kesmiyor. Bu durumda öğretmenin vaat ettiği, koşullar karşılığı başarı fikri doğru yolda ilerlemiyor, ancak öğretmen bu durumda dahi parasını aldığı için buna bir dur deme gereği duymuyor. Burada bir çıkar ittifakı kurulmuş durumda. Zira öğrenci, kendisine temin edilen kitap ve öğütler karşılığında başarıya ulaşabileceğini biliyor, ancak buna rağmen bunu yerine getirmiyor, buna rağmen öğretmene olan borcunu ödeyerek ödevinin bir kısmını tamamladığı duygusunu kendinde hakim kılıyor. Ve bu onu rahatlatıyor. Bu durumda öğretmen ise tıpkı öğrencisi gibi bir çıkar ilişkisi içerisinde bulunmuş oluyor çünkü anlattığı gibi bir çaba gösterilmediğinde, vaat ettiği başarıya ulaşamayacağını bildiği halde, çıkarı için onun bu sahte mutluluğuna göz yumuyor.”

Bu çıkar ilişkisinin ortasındaki öğrenciye parayı temin eden kişi sermaye, öğretmen ise din telkini yapan kimse oluyor. Gerçekleşen fiil sonrasında zararlı çıkan tek kişi öğrenci oluyor.

- Sermaye, parayı istediği alanda dolaşıma soktu, güç ve itibar kazandı,
- Din telkini yapan kimse, yaşamını idealize etmeden, emek sarf etmeden para ve itibar kazandı,
- Öğrenci, hem vaktinden, hem kendisine ailesi tarafından emek gücü karşılığında temin edilen paradan olduğu halde, ne sermaye kadar yaşam kalitesi arttı, ne de din telkin eden kimse kadar itibarı. Dolayısı ile ailenin yaşam standartlarında, vahşi sermaye ve din ağı içerisinde zayıf bir halka yarattı.

Bundan 10 bin yıl önce insan yaşamı, belki bu güne oranla, daha kısaydı. Ancak bilinenin aksine, yaşam standartları, sağlık kaliteleri ve sosyal durumları, zaman bakımından ele alındığında, günümüz modern insanından daha iyiydi denilebilir. Bir avcı toplayıcı veya bir tarım işçisi günde ortalama 4 saat çalışarak tüm aile bireylerinin karnını doyurabilir, geri kalan vaktini onlarla dinlenerek, iletişim kurarak ve yeni şeyler keşfederek geçirebilirdi. Yaşam süresi ortalama 50 yıl ise, aksi bir durum olmadıkça (vahşi doğa) ömrünü çok huzurlu ve mutlu bir şekilde geçirebiliyordu.

Salgın hastalıklar kabilelerde çok etkili olmuyordu çünkü birbirlerinden ayrı olarak maksimum ortalama 50 bireylik topluluklar halinde yaşıyorlardı. Bir küçük topluluğu salgın vurduğunda, onlardan ayrı yaşayan topluluklar bundan etkilenmiyorlardı.*

Günümüz insanlarında ise, sağlıkla ilgili kaygılar bir yana, şu an dünya üzerinde ortalama yaşam süresinin 70 yıl olduğunu varsayar, yine bir mutluluk ortalaması almak istersek, Finlandiya, Norveç ve birkaç yaşam standardı yüksek, kalabalık olmayan ülkeler içine dahil olsa bile yaşadığımız 7,5 milyarlık insan popülasyonunda, mutluluk oranı ortalaması %2-3 civarındadır.

Tarih boyunca gelişim gösteren insanoğlu, sermaye ve din ilişkisi içerisinde yönetilerek, savaşlara, kıtlıklara, ayrışmalara ve dünya sonrası yaşam vaadine ehemmiyet verilmesi neticesinde yaşadığımız dünyada, besin zincirini parçalayacak kadar vahşi bir tarumara sebep olmuştur. Günümüzde, insanların yaşamını devam ettirebilmesi için oksijen ihtiyacı olduğunu bildiği halde 100 metrekare çevresinde tek bir bitki bulunmayan insanoğlu, ölümden sonraki hayat inancı ile bir başka noktada oksijen deposu ağaçların, ormanların katledilmesinden doğacak alana, camii, kilise, havra yapılmasına destek vermek bir yana, buna karşı olduğunu söyleyenleri katletmek arzusundadır.

Yeryüzünde yaşam formunun talanına sebep olan ve buna bütün canlılar dahil çoğunluğun sefalet ve mutsuzluk içerisinde yaşamasına neden olan buna karşın azınlık bir sermayenin tarihleri boyunca huzur ve zenginlikler içerisinde yaşamasına olanak sağlayan inançların, bu mantıksızlık içerisinde ayakta kalabilmelerini sağlayan yegane fikir, var olduğu günden bu güne “korku” olmuştur. 10 bin yıl önce kutsal ruhun sizi hasta ettiği ve "iyileşmek istiyorsanız bir geyik de bizim için avlamalısınız" diye uydurulan korku, bugün "dediklerimizi yapmaz iseniz (ki istediklerini verdikten sonra dediklerini tam manası ile yapmanıza asla gerek yok) sizi ölümden sonra cehennem beklemekte, yaparsanız hayal edemeyeceğiniz güzellikler beklemektedir" biçimine büründü. Belki bundan 5 bin yıl sonra (hala insan türü var ise) cennet-cehennem korkusu da insanlarda etki etmeyecek ve farklı bir korku üretilmek zorunda kalınacaktır. Asıl olan günün şartlarına göre revize edilmiş, taze bir korkudur.

Belgesellerde izleriz, bir aslan sürüsü, koca bir bufalo sürüsüne dadanır ve içlerinden en zayıf olanı almak ister. Sürüdekiler tedirgindir, geri adım atarlar. Aslanlar hamlelerine başlar ve içlerinden birkaç tanesi biraz korka korka aslanı ürkütmeye yeltenir. Bir hamle yapar, iki hamle yapar ve en sonunda korkularından arınıp, aslanların üzerine koşmaya başlar. Aslanlar neye uğradığını şaşırır zira onları, kendilerinden iri cüsseli ve güçlü bu hayvanlara karşı tek güçlü kılan şey, bıraktıkları korkudur. Ancak bu korku duvarı aşıldığında hem bunu yenen bufalo, korkunun yapaylığını fark eder, hem de aslan sürüsü korku duvarı kalkınca ne kadar çaresiz olduğunu fark eder. Bufalo bundan sonra ki hamlelerini hiç çekinmeden atar, aslanların sürüye yaklaşmasına izin vermez, sürünün koruyucusu olur ve hatta aslanlardan bir hamle gelmediği halde onları yorulana kadar mutluluk içinde kovalamaya başlar.

İnsan türü, yaşanmaz bir harabeye çevirdiği, yüzbinlerce yaşayan canlı türünü yok ettiği, yaşam kaynaklarını ihtiyaç değil, güç konusu yaptığı, milyonlarca insanın yaşadığı dünyada yalnızca birkaç yüz bin insan refah içinde yaşıyor. Kalan türler, hayvanlar da dahil, perişan ve çaresizce yaşamlarının belki yok sayılacak kadarını huzurlu geçirebiliyor. Sermaye ve din eksenli korkunç sistemin kölesi haline getirilmiş biz insanların, yaşamları boyunca çürüyene kadar çalıştığı ve buna rağmen mutsuz ve yetersiz olduğu şu dünyada, milyonlarca insan evladı, bu hale getirdiği dünyadan sonra cennet gibi bir yerde mutluluk ve huzur içerisinde yaşayacağına inanıyor. Daha korkuncu, insanlık yaptığı bunca şeyden sonra bir cennette ödüllendirilmeyi bekliyor….

Mürşit Barto
www.bartolog.com

*Hayvanlardan Tanrılara Sapiens - Yuval Noah Harari

www.bartolog.com

Facebook Yorumları